Tarihin Hala Konuştuğu Bir Sayfa: Şeyh Said Olayı

 Cumhuriyet’in kuruluş yılları, yalnızca bir devletin temellerinin atıldığı değil, aynı zamanda Osmanlı’dan kalan derin yaraların, yeni ideallerin ve uluslararası güçlerin gölgesinde şekillenen sancılı bir dönemdi. Bu dönemin en çok tartışılan olaylarından biri, 1925’te Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said İsyanı ve ardından gelen idam kararıdır. Resmî tarihte “irtica hareketi” olarak damgalanan bu isyan, kimilerine göre dini bir başkaldırı, kimilerine göre Kürt kimliğinin özerklik arayışı, kimilerine göre ise dış güçlerin kışkırttığı bir ayaklanmaydı. Gerçek, bu yaklaşımların hiçbirine tam olarak sığmıyor. Olayı anlamak için hem iç dinamikleri hem de dönemin uluslararası siyasetini bir arada okumak gerekiyor.

İsyan Nasıl Başladı, Neden Büyüdü?

13 Şubat 1925’te Diyarbakır’ın Piran (bugünkü Dicle) köyünde küçük bir kıvılcım çıktı: Asker kaçaklarını teslim almaya gelen jandarmalara ateş açıldı. Bu olay, hızla yayıldı ve kısa sürede Elazığ, Bingöl, Muş, Diyarbakır hattını kapsayan geniş bir isyana dönüştü. İsyanın lideri Nakşibendi şeyhi Şeyh Said’di. Bölgede güçlü bir manevi otoriteye sahip olan Şeyh Said, “Din elden gidiyor” çağrısıyla halkı harekete geçirdi. 1924’te halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin yasaklanması gibi laikleşme adımları, dindar kesimlerde derin bir rahatsızlık yaratmıştı.

Fakat isyan sadece dinî bir tepki değildi. Katılımcıların büyük kısmı Kürt ve Zaza aşiretlerinden oluşuyordu. Lozan Antlaşması’ndan (1923) sonra Kürtlerin bağımsızlık veya özerklik umutlarının boşa çıkması, aşiretler arasında biriken hoşnutsuzluğu daha da körüklemişti. Bu nedenle isyan, hem dini hem de etnik taleplerin iç içe geçtiği karmaşık bir hareket olarak ortaya çıktı.

“İngiliz Ajanı” İddiası: Gerçek mi, Siyasi Araç mı?

Resmî anlatıda Şeyh Said, sıkça “İngiliz ajanı” olarak gösterildi. Bu iddia, özellikle isyanın Musul Sorunu’nun tam ortasında patlak vermesine dayandırıldı. İngiltere’nin Musul petrollerini ele geçirme arzusu, Ankara’yı iç karışıklıklarla meşgul etmek istemesi gibi gerekçeler sıralandı. Hatta Şeyh Said’in karargâhında İngiliz silah kataloglarının bulunduğu bile ileri sürüldü.

Ancak tarihçiler arasında bu iddia güçlü bir şekilde sorgulanıyor. İngiliz ve Fransız arşivleri, isyanın doğrudan dış destek aldığını gösteren somut bir delil sunmuyor. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü bile hatıralarında “kesin delil yok” diyor. Birçok araştırmacı, “İngiliz ajanı” söyleminin daha çok iç kamuoyunu ikna etmek ve isyanı meşru bir şekilde bastırmak için kullanılan siyasi bir araç olduğunu düşünüyor. Şeyh Said’in kendi ifadeleri ve bildirileri de ağırlıklı olarak dini gerekçelere dayanıyor; ne Kürtçü bir manifesto ne de yabancı bir gücün talimatı var.

Sykes-Picot’un Uzun Gölgesi

Şeyh Said İsyanı’nı anlamak için 1916’ya, yani Sykes-Picot Anlaşması’na geri gitmek gerekiyor. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’yı paylaşma planı, Ortadoğu’yu nüfuz bölgelerine böldü ve Kürt nüfusunu Irak, Suriye, Türkiye arasında parçaladı. Bu anlaşma, halkların kendi kaderini tayin hakkını yok saydı ve etnik-dini fay hatlarını kalıcı bir gerilime dönüştürdü. Musul petrolleri gibi stratejik çıkarlar, bölgedeki hareketleri Ankara için sadece iç güvenlik meselesi olmaktan çıkardı; aynı zamanda uluslararası bir satranç tahtasına çevirdi.

İngilizlerin veya Fransızların dolaylı olarak isyanları teşvik ettiği yönünde yorumlar olsa da, doğrudan bir “emir-komuta zinciri” kanıtlanamadı. Yine de Sykes-Picot’un mirası, Kürt meselesini Cumhuriyet’in ilk yıllarında hem iç hem dış politika sorunu haline getirdi.

İstiklal Mahkemeleri ve İdam Kararı

İsyan Nisan 1925’te bastırıldı. Şeyh Said 27 Nisan’da yakalandı. Hemen ardından, 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile olağanüstü yetkilerle donatılan İstiklal Mahkemeleri devreye girdi. Diyarbakır’da kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde Şeyh Said ve 46 arkadaşı yargılandı. Savunma hakkı sınırlıydı, kararlar temyize kapalıydı ve yargılama süreci büyük ölçüde siyasi nitelik taşıyordu.

28 Haziran 1925’te idam kararı verildi; ertesi gün, 29 Haziran’da Dağkapı Meydanı’nda Şeyh Said ve diğer sanıklar idam edildi. Mahkeme toplam 92 kişiyi yargıladı; 47 idam kararı çıktı. Aynı dönemde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı, gazeteler susturuldu, muhalif sesler büyük ölçüde sindirildi.

Geriye Dönüp Bakınca…

Şeyh Said İsyanı ve idamı, tek bir cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir olaydır. “İngiliz ajanı” suçlaması büyük ölçüde siyasi bir gerekçelendirme aracı gibi görünüyor. Asıl mesele, yeni kurulan Cumhuriyet’in kendi varlığını tehdit eden dini ve etnik temelli muhalefeti bastırma ihtiyacıydı. Dış güçlerin bölgedeki çıkarları ve Sykes-Picot’un yarattığı yapısal sorunlar ise bu gerilimi daha da derinleştirdi.

Bugün geriye baktığımızda, Şeyh Said’in idamı yalnızca bir insanın sonu değil; Cumhuriyet’in kuruluş sancılarının, otorite arayışının, kimlik çatışmalarının ve uluslararası siyasetin kesiştiği bir dönemin sembolüdür. Kimine göre bir irtica hareketinin lideri, kimine göre dini hassasiyetleri ve kimlik talepleriyle hareket eden bir figür. Gerçek, bu iki uç arasında bir yerde duruyor.

Tarih bize şunu öğretiyor: Sert refleksler geçici sükûnet sağlar, ama kalıcı barış ancak diyalog, adalet ve karşılıklı anlayışla mümkün olur. Şeyh Said İsyanı, hâlâ bu dersi tekrar tekrar hatırlatmaya devam ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder