Türkiye’de bazı belgeler vardır; açıldığında sadece tarih okunmaz, bir milletin hafızasıyla yüzleşilir. Sevr Antlaşması bunlardan biridir. Kimi zaman sloganlara sıkıştırılır, kimi zaman “takıntı” diye küçümsenir. Oysa Sevr’i doğru anlamak için önce Mondros’a bakmak gerekir. Çünkü Sevr bir başlangıç değil, önceden hazırlanmış bir sonun resmî ilanıdır.
Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde hâlâ vardı. Ama fiilen savunmasızdı. Ordu dağıtılmış, silahlar toplanmış, İtilaf Devletleri’ne “güvenlik” gerekçesiyle işgal yetkisi verilmişti. Bu muğlak maddeyle İzmir işgal edildi, Anadolu’nun kapıları bir bir açıldı. Sevr masasına oturulduğunda artık tartışılan şey savaş değil, paylaşımın şekliydi.
Bu yüzden Sevr’i Mondros’tan bağımsız okumak mümkün değildir. Mondros fiilî teslimiyetti; Sevr ise bu teslimiyetin hukuki mühürüydü.
Bugün hâlâ “Sevr bir barış antlaşmasıydı” diyenler çıkıyor. Evet, adı barıştı. Ama bir metin, bir devletin topraklarını parçalıyor, ekonomisini yabancı denetime bırakıyor ve siyasi egemenliğini ortadan kaldırıyorsa, ona barış demek kelimenin anlamını zorlamaktır. Sevr, Osmanlı’yı yaşatmayı değil; tasfiye etmeyi hedefliyordu.
Bir başka yaygın yanlış da hilafet meselesidir. Sevr’in hilafeti kaldırdığı sanılır. Oysa Sevr metninde böyle bir hüküm yoktur. İtilaf Devletleri için hilafet kaldırılması gereken değil, kontrol edilmesi gereken bir araçtı. Hilafetin kaldırılması, Sevr’in değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi egemenlik kararıdır. Bu ayrımı yapmadan tarih sağlıklı okunmaz.
Mondros ve Sevr’in asıl etkisi haritalarda değil, toplumun ruhunda hissedildi. İşgaller halkta derin bir öfke ve çaresizlik yarattı. Osmanlı yönetiminin Sevr’i imzalaması ise son meşruiyet kırıntısını da yok etti. Ama tarih tam da bu noktada yön değiştirdi. Sevr, Osmanlı için bir çöküş belgesiydi; Türk milleti için bir uyanış çağrısıydı.
Bugün sıkça kullanılan “Sevr sendromu” kavramı da bu noktada anlam kazanır. Kimi bunu paranoya olarak görür. Oysa bu hafıza hayal ürünü değildir; yaşanmıştır. Bir devletin masada fiilen yok edilmek istendiği bir tecrübenin hafızada iz bırakması son derece doğaldır. Sorun Sevr’i hatırlamakta değil; onu korkuya ya da slogana dönüştürmektedir.
Elbette her uluslararası gelişmeyi “yeni Sevr” diye okumak sağlıklı değildir. Ama Sevr’i tamamen unutmak da aynı derecede tehlikelidir. Tarih, korku üretmek için değil; ders çıkarmak için vardır. Devletler genellikle unutanlar değil, hatırlayıp tedbir alanlar sayesinde ayakta kalır.
Zaman zaman Sevr’den bir “zafer” çıkarmaya çalışan yorumlarla da karşılaşıyoruz. İstanbul’un bırakılması ya da hilafetin korunması gibi detaylardan bir kazanım devşirme çabası, imparatorluğun enkazı üzerinde teselli aramaktan başka bir şey değildir. Sevr bir zafer değildir; kabul edilmediği için anlamlıdır.
Gerçek zafer, Sevr’in reddiyle başlayan Milli Mücadele’de ve Lozan’da kazanılmıştır.
Tarih bize şunu açıkça göstermiştir:
Bir milletin bağımsızlık iradesi, en ağır şartlarda bile teslim alınamaz.
Ve bazen bir belge, imzalandığı için değil; yırtılıp atıldığı için tarihe geçer.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder