Bazen bir toplumun en derin yaraları, en eski geleneklerinin içinde saklı olur. Kan davası da tam olarak böyle bir yara: hem çok eski, hem çok acı, hem de hâlâ kanamaya devam eden bir yara.
Osmanlı arşivlerinden bugünün haber bültenlerine kadar uzanan bu olgu, ne yazık ki hâlâ bazı coğrafyalarda, bazı ailelerde, bazı yüreklerde canlılığını koruyor. Peki kan davası nedir gerçekten? Bir gelenek mi, bir onur meselesi mi, yoksa toplumun eğitim ve adalet sisteminin çözemediği bir hastalık mı?
Tarihe baktığımızda kan davasının kökeninin, devletin henüz güçlü bir otorite olamadığı, hukukun yerine kabile-aşiret düzeninin geçtiği dönemlere dayandığını görüyoruz. İnsan, kendisine veya ailesine yapılan haksızlığın hesabını bizzat sormak zorunda kaldığında, “kan davası” denen mekanizma doğuyor. İlk başta bir tür caydırıcılık, bir tür denge unsuru gibi görünüyor. Ama kısa sürede bir intikam zincirine, kuşaklar boyu süren bir kan gölüne dönüşüyor.
Düşünsenize: Bir genç kız, sadece “yanlış” bir bakış ya da “ayıp” bir söz yüzünden, kendi ailesinin ellerinde can veriyor. Bir babanın, kızını “namus” adına kurşunla susturduğu anı hayal et. Ya da iki aşiret, bir tarla kavgası yüzünden kuşaklar boyu birbirini avlıyor; çocuklar büyüdükçe intikam yemini ediyor, masum kanlar akıyor. Bu, kan davası ve töre cinayetlerinin karanlık yüzü. Ne gelenek, ne şeref… Sadece derin bir yara, sadece kırılmış yürekler ve gözyaşlarıyla sulanmış topraklar.
Türkiye’de, her yıl onlarca kadın töre ya da namus adına katlediliyor. İstanbul’da haftada en az bir namus cinayeti işleniyor. Doğu ve Güneydoğu’da kan davaları, yanlış anlaşılmalarla başlayan, ama yıllarca süren katliamlara dönüşüyor. Mardin’de 28 yıl süren bir kan davası, Şanlıurfa’da aşiretler arası çatışmalar… Sait Şanlı gibi kahramanlar, 300’den fazla kan davasını barıştırarak umut oldu, ama hâlâ bitmeyen acılar var. Bu cinayetler, kadınları hedef alıyor; yasak aşk, kız kaçırma, evlenmeyi reddetme… Hepsi “töre” maskesi altında.
Peki bu acıyı nasıl dindiririz? Nasıl deriz ki “Yeter, bu zincir kırılsın”? İşte üç değil, derinlemesine işlenmiş, hayat kurtaracak çözümler:
1. Eğitim Seferberliği: Kalpleri ve Zihinleri Aydınlatmak Eğitim, sadece alfabe değil, empati ve vicdan dersi. Riskli bölgelerde, okullarda “Hayat Becerileri” programları, çatışma çözümü atölyeleri, gençlere “Namus nedir? İntikam mı, yoksa affetmek mi?” sorularını sorduran seminerler şart. Düşün: Bir kız çocuğu, töre yerine hukuk ve sevgi öğrense, belki annesi gibi kurşun yemezdi. Özellikle kız çocuklarının okullaşmasını teşvik eden burslar, ailelere yönelik “Namus cinayeti = Cinayet” farkındalık kampanyaları… Binlerce Sait Şanlı’nın hikayesiyle, gençler “Barış kahramanı olmak daha büyük şeref” diye öğrenecek. Eğitim, cehaleti öldürür; kanı değil.
2. Hızlı, Güvenilir ve Erişilebilir Adalet: Devlet Baba Gerçekten Koruyacak “Devlet beni korursa silahı ne yapayım?” diyen aileler var. Adalet sistemi yavaşladıkça, insanlar kendi ellerine alıyor. Çözüm: Töre ve kan davası davalarına özel hızlı mahkemeler, mağdurları koruyan güvenli evler, psikolojik destek birimleri. Uzlaştırma mekanizmalarını güçlendir: Fail teslim olursa, aileye rehabilitasyon ve ekonomik yardım. Van’da, Muş’ta, Mardin’de barış törenleri olduysa, bu adaletin ışığıyla oldu. Bir anne, “Oğlumun katili cezasını çekti, intikam almaya gerek yok” diyebilirse, döngü kırılır. Adalet, intikamın yerini alsın; gözyaşları kurusun.
3. Toplumsal Diyalog ve Arabuluculuk Projeleri: Kanaat Önderleri ve Barış Elçileri En güzel örnekler burada: Mardin Derik’te 25 yıllık kan davası, Kur’an altında barışla bitti. Şanlıurfa’da iki aşiret, kanaat önderlerinin sofrasında el sıkıştı. Sait Şanlı, 300’ü aşkın davayı bitirdi: “Gençleri ikna etmek kolay, yaşlıları ikna etmek zor” diyordu ama başardı. Şimdi bunları kurumsallaştıralım: Her ilde “Barış Konseyleri” – vali, müftü, STK’lar, kadın dernekleri bir araya gelsin. Finansman sağlansın, başarılar ödüllendirilsin. Diyalog, kinleri eritir; el sıkışma, kurşunu unutturur.
Bu acılar, bizim evlatlarımızın acısı. Bir kızın canı, bir ailenin kanı… Hepimiz kaybediyoruz. Ama umut var: Eğitimle aydınlanan zihinler, adaletle güvenen yürekler, diyalogla barışan eller.
Kan davası ve töre cinayetleri, ne şereftir ne gelenek. O, çözülmemiş çaresizliğin, eğitimsizliğin ve adaletsizliğin kanlı feryadıdır.
Ve bir toplum, evlatlarını bu karanlıktan kurtaramıyorsa, ne kadar ilerlerse ilerlesin, hâlâ o eski yarayı taşıyor demektir.
Belki de en büyük onur, intikam değil, affetmek ve zinciri kırmaktır.
O zinciri kırmak, silahla değil, sevgiyle, adaletle, eğitimle olur.
Selam olsun, o zinciri kırmaya cesaret eden herkese… Özellikle o genç kızlara, o barış elçilerine.
Tarih DEDE
(2 Şubat 2026)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder