İdris-i Bitlisî: Çaldıran Savaşının Mimarı mı, Yoksa İhanetin Anahtarı mı?


Tarih bazen zaferlerle değil, sorularla hatırlanır.
1514 Çaldıran Savaşı ve onun gölgesinde kalan İdris-i Bitlisî, yüzyıllardır farklı topluluklar tarafından bambaşka anlamlarla okunuyor. Kimine göre bir kurtarıcı, kimine göre derin bir travmanın mimarı… Bu yazı, hüküm vermekten çok; aynı tarihsel düğüme üç farklı yerden bakmayı ve okuru kendi vicdanıyla baş başa bırakmayı amaçlıyor.

Bazen tarih tek bir isimde düğümlenir: Zafer mi kutlanır, yoksa yara mı açılır? Çaldıran Savaşı’nın perde arkasındaki kilit isimlerden biri olan Bitlisli İdris-i Bitlisî tam da böyle bir figürdür. Kürt kökenli bir âlim olan İdris, Yavuz Sultan Selim’in doğu siyasetinin aklı ve uygulayıcısıydı. Onun hikâyesi, tarih aynasına kimin baktığına göre değişir.

Çaldıran öncesinde tablo nettir: Safevî Şah İsmail, Şiiliği yaymak adına Anadolu’da ve Kürt coğrafyasında sert bir politika izlerken, İdris-i Bitlisî Osmanlı ile Kürt beyleri arasında köprü rolü üstlendi. Bitlis, Hakkâri, Cizre, Hasankeyf ve Diyarbakır başta olmak üzere yaklaşık 20–25 Kürt beyliğini Osmanlı’ya bağladı. Boş fermanlarla, dağ dağ gezerek kurduğu bu ittifak, Çaldıran’da Kürt süvarilerinin Osmanlı safında yer almasını sağladı. Savaşın sonucunda Safevî ordusu dağıldı.

Çaldıran sonrası ise en az savaş kadar belirleyiciydi. Diyarbakır ve Mardin gibi stratejik şehirler büyük ölçüde savaşsız Osmanlı hâkimiyetine girdi. Kürt beyliklerine özerklik tanındı: Vergi ve asker verilecek, iç işlerinde serbestlik korunacaktı. Bu model, Osmanlı–Kürt ilişkilerini yüzyıllar boyunca şekillendirdi.

Ancak bu sürecin karanlık bir yüzü de vardır. İdris-i Bitlisî’ye atfedilen “Kızılbaşların temizlenmesi” çağrıları, Anadolu’da on binlerce Alevi’nin katledilmesine zemin hazırlamıştır. Bu iddialar, Selimnâme (Selim Şah-nâme) gibi Farsça kaynaklara dayanır ve tarihçiler arasında hâlâ tartışmalıdır. Yine de bu anlatı, özellikle Alevi hafızasında derin bir yara olarak yaşamaya devam eder.

İşte tam bu noktada, tarih üç ayrı pencereden okunur:

Türkler’in gözünde İdris-i Bitlisî bir kahramandır. Safevî tehdidini durdurmuş, doğu sınırlarını güvence altına almış, Osmanlı’yı hilafet yolunda güçlendirmiştir. Türk–Kürt ittifakının mimarlarından biri olarak anılır.

Sünni Kürtler’in gözünde ise bir kurtarıcıdır. Safevî baskısından kurtulmuş, beyliklerini ve yerel güçlerini korumuşlardır. Birçok bölgede hâlâ “büyük âlim” ve “akıllı devlet adamı” olarak saygıyla hatırlanır.

Alevi Kürtler’in gözünde ise tablo tamamen tersinedir. Onlara göre İdris-i Bitlisî, kendi halkına ve inancına sırtını dönmüş, mezhep temelli bir siyasetin suç ortağı olmuştur. Çaldıran bir zafer değil, bir felakettir. Dersim’den Tunceli’ye uzanan hafızada İdris’in adı lanetle anılır.

Sonuç olarak, İdris-i Bitlisî bir paradokstur. Bir taraf için düzen ve güvenlik, diğer taraf için yıkım ve travma demektir. Beş yüz yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ aynı soru yankılanır: Birlik adına kurulan ittifaklar gerçekten birliği mi getirir, yoksa daha derin yaralar mı açar?

Tarih bize şunu fısıldıyor: Mezhep ayrılıkları ve etnik farklılıklar, yüzyıllardır bu toprakların en hassas fay hattıdır. Belki de gerçek zafer, fetva ve kılıçla değil; empatiyle, adaletle ve karşılıklı anlayışla kazanılır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder